Mustafa Akyol'dan AKP'ye: Dostça söylüyorum; bu yol, yol değil

Akyol: Erdoğan sadece kendini rahatsız etmeyen özgürlükleri kabul eden ve genişleten bir lider olma tehlikesinde. Kendi dünya görüşünde yeri olmayan alanlarda reformlar yapması lazım

Mustafa Akyol'dan AKP'ye: Dostça söylüyorum; bu yol, yol değil

Star gazetesindeki yazılarına son verilen Mustafa Akyol, kendi tabiriyle hükümete “dostça” eleştiriler yaptı. Akyol, “Eskiden ‘takunyalı’ kavramı kullanılırdı insanları aşağılamak için şimdi ‘monşer’ kullanılıyor. Eskiden, muhafazakâr semboller alay sebebiydi, şimdiyse seküler, dünyanın sembolleri” dedi.

Taraf gazetesinden Tuğba Tekerek’e konuşan Mustafa Akyol şunları söyledi:

Dostça söylüyorum; bu yol, yol değil

Cumhurbaşkanlığı seçimleriyle birlikte, Türkiye demokrasisi yeni bir dönemin eşiğinde. Kimilerine göre, Erdoğan’ın Cumhurbaşkanı olması, AK Parti’nin son dönemindeki demokrasi açısından problemli yönetim biçimini tahkim etmesi anlamına gelecek. AK Parti’ye, Gezi öncesine kadar ciddi destek veren gazeteci yazar Mustafa Akyol da AK Parti’nin son dönemde yanlış bir yola girmiş olduğunu düşünenlerden. Newsweek, Foreign Affairs, Wall Street Journal gibi Batı medyasının önemli yayınlarında yazıları çıkan Akyol’un son kitabı Özgürlüğün İslami Yolu, geçen yıl yayımlanmıştı. Hükümete yakınlığıyla bilinen Star gazetesindeki yazılarına haziranda son verilen Akyol’un yazıları halen Hürriyet Daily News gazetesi ve Al Monitor sitesinde yayınlanıyor. Akyol’a, hükümetin son dönemde girdiği yolun yanısıra Star gazetesinden ayrılışını da sorduk.

Erdoğan, Cumhurbaşkanlığı adaylık konuşmasında bir “dava”dan bahsetti? Sizce ne davası bu?

Erdoğan bunu biraz müphem bırakıyor, kim ne isterse onu anlasın diye... Dava Türkiye’nin büyümesi, demokratikleşmesiyse amenna, fakat eğer Türkiye’nin, Erdoğan’ın temsil ettiği Mili Görüş’e göre bir formata girmesiyse bu başka bir şey, ben onu paylaşmıyorum. Hakikaten de son yıllarda, bu dava kavramı Milli Görüş’e referanslarla savunuluyor ve bu Milli Görüş geleneğinde otoriter bir damar var.

Nasıl bir damar bu?

Muhafazakar değerleri sadece özgür kılmak değil, aynı zamanda empoze etmeye yönelik bir damar. Ben aslında Başbakan’ın zihnindeki çoğu değeri paylaşıyorum fakat bunların dayatılmasından endişe ediyorum. Bana göre dini değerler, manevi değerler, muhafazakar değerler kutsaldır. Fakat bunları devlet eliyle asla dayatmamak gerekir. Dayatma endişesi bile oluştursanız, o değerlere karşı tepki doğar. AK Parti kendisini güçlü hissettiğinde, bu değerleri dayatma eğilimi olduğuna dair emareler göstermeye başladı.

Milli Görüş’teki otoriter damar nereden geliyor?

Bu, biraz İslam’la ilgili bir şey. Biraz da davayı yürüten “kutsal liderin yanılmazlığı” ve o lidere itaat fikriyle ilgili bir şey. Milli Görüş’te Erbakan Hoca müminlerin emiriydi, resmi olarak değildi ama öyle anılırdı. Erbakan’a itaat iyi bir Müslüman olmanın gereği gibiydi. Şimdi de çok açık şekilde söylenmese de Erdoğan’ın destekçisi olmak sanki iyi Müslüman olmanın, bu milleti sevmenin zaruri gereği. Yoksa, kötü bir yerlere, küresel güçlere, Siyonistlere hizmet ediyorsunuz demektir. Bu dili ben AK Parti’yi destekleyen medyada, Twitter’daki hesaplarda görüyorum.

Nasıl bir dil o?

Mesela bugün Ekmeleddin İhsanoğlu’yla ilgili bir tweet gördüm. (İsrail gazetesi) Haaretz, “O bizden biri” yazmış. Yalan tabii ve çocukça. Ama bunun arkasında sürekli pompalanan şöyle bir şey var: Erdoğan’la çelişen siyasetçiler mutlaka bir kötülük taşıyorlar, Siyonizme hizmet ediyorlar ya da arkalarında paralel yapı var, onun da arkasında zaten dış güçler var. Bunu böyle yorumladıkça makbul vatandaşlar ve makbul olmayan vatandaşlar paradigmasına geri dönüyoruz. Bir yanda demokrasinin yani Erdoğan’ın yanında olanlar, makbul vatandaşlar. Diğer yanda da darbeciler, paralelciler, baronlar, faiz lobileri, çapulcular diye büyük bir kitle... Onlar da makbul olmayan vatandaşlar. Ben Gezi olaylarını izlerken dedim ki, “Eyvah Kemalizm’e geri dönüyoruz.”

Neden?

Kemalizm neydi? “Türkiye’de Kürt sorunu yok, bölücülük var, bunun arkasında da İsrail, İngiliz parmakları var.” Kürt sorununda, Kemalist rejimin öne sürdüğü ne kadar argüman varsa, Gezi karşısında ortaya çıktı. Bu, bana açıkçası eski Türkiye tablosunu hatırlatıyor. Evet Eski Türkiye bazı açılardan bitti. Başörtüsü yasağı, Kürtçe yasağı bitti ama bazı açılardan devam ediyor. Biz 90 sene boyunca Kemalizm’le çatışan herkes gaflet, delalet ve hıyanet içinde diye dinlemiştik. Daha yakın zamanlarda AK Parti Siyonizmin maşasıydı. Şimdi Başbakan ve çevresi aynı söylemi tersine çevirip, AK Parti’yle çelişenler, “Karanlık kötü niyetli oyunların parçası” diyor. Bu söylemden ne çıkar derseniz, otoriterlik çıkar.

“Kürtler konusunda Ermeniler konusunda böyle tarihî adımlar atan bir yönetim otoriter olabilir mi” diye savunuyorlar kendilerini. Buna ne diyorsunuz?

Mesele, sadece kimliklerinin özgürlüğü değil, muhalefet özgürlüğü. Erdoğan Kürt reformu yapmıştır, amenna ama bu reformu eleştiren vatan haini ilan ediliyorsa, bu da bir otoriterliktir. İkincisi, AK Parti Kemalizm’in ötekileştirdiği kimlikleri özgürleştirirken kendi ideolojisi nedeniyle de bazı kimlikleri ötekileştirmeye başladı. Tipik örneği Aleviliktir bunun. İçkili hayat, laik modern dünya görüşü deyince de kendi kısıtlarıyla karşılaşıyor AK Parti. Erdoğan sadece kendini rahatsız etmeyen özgürlükleri kabul eden ve genişleten bir lider olma tehlikesinde. Kendi dünya görüşünde yeri olmayan alanlarda reformlar yapması lazım. Cemevlerini ibadethane olarak kabul etmek bunlardan biri. İçki içen, mini etekli, dövmeli insanların varolma ve görünebilirlik haklarını, eşit vatandaş olduklarını, devlete iş bulmada bir dezavantaj yaşamayacaklarını AK Parti’nin ortaya koyması gerekli. Herhalde Mustafa Akyol deyince, “Bu adam düşmanımız değil” diyecek, bir sürü insan vardır, pek çok dostum var AK Parti’de. Umarım bunları bir dost eleştirisi olarak alır, dinlerler ki bu yol, yol değil.

AK Parti bu ayrıştırıcı politikalarına devam ederse ne olur?

Türkiye çok daha fazla kutuplaşır. Bu kutuplaşma; sokak çatışmaları, çalkantılar, Allah korusun, Alevi-Sünni gerilimi çıkarır. En son ekonomiyi de vurur, insanlar mutsuzlaşır, hatırlamak istemediğimiz 90’lar manzaralarıyla karşılaşırız. Böyle bir endişe taşıdığım için bunları söylüyorum. Ben bir de Başbakan’ın kontrol etme çabasından bahsetmeyi önemli buluyorum.

Nasıl bir çaba bu?

Mesela YÖK’ün kontrolünün AK Parti’ye geçmesiyle YÖK’le ilgili şikayetler bitti. Dahası, YÖK yeni kanuna göre bırakın rektörü, mütevelli heyetlerini bile atayacak. Bu akıl almaz bir şey. Bu otoriter demokrasi. Hatta totaliter demokrasiye doğru gidiyor! Seçilen kişinin, toplumun tüm kılcal damarlarına hakim olması gerektiği gibi hiçbir demokratik ülkede karşılığı olmayan çok tuhaf bir anlayış ortaya çıkıyor. Demokraside seçilen kişi ülkeyi yönetir fakat sınırlıdır gücü. Sivil topluma hükmedemez, üniversiteleri kontrol edemez, medyaya dokunamaz.

Bu sistemde nasıl üniversiteler ortaya çıkar?

Üniversitede yükselmenin en garantili yolu koyu bir Erdoğancı olmak olur. Eskiden, üniversitede yükselmenin en kolay yolu, iyi bir Atatürkçü olmaktı. Anıtkabir’e giderdiniz, “laiklikten ödün verilmez” diye Aslanlı Yol’da yürürdünüz, mis gibi rektör olurdunuz. Yayın yapmanız hiç önemli olmazdı. Şimdi liyakat, facebook sayfanıza “Seni seviyorum Uzun Adam” diye bir şey koymak haline geliyor. Bir ülkede eğer yükselmenin yolu, icat yapmak, çalışmak, üretmek değil de, lidere övgüler düzmekse, herkes tembel olur o toplumda, dalkavukluk yaparak yükselir. Dolaysısıyla iktidar çevrelerinin son dönemde girdikleri yol yanlış bir yol.

Erdoğan milletin adayı da diğerleri Çinlilerin adayı mı?

Erdoğan’ın İhsanoğlu’nu monşer diyerek eleştirmesini nasıl değerlendiriyorsunuz?

Erdoğan bu sözü ilk kullandığında da yanlış bulmuştum, İhsanoğlu için kullandığında da yanlış buldum. Eskiden “takunyalı” kavramı kullanılırdı insanları aşağılamak için şimdi “monşer” kavramı kullanılıyor. Eskiden, muhafazakar dünyanın sembolleri alay sebebiydi, şimdiyse seküler, elit dünyanın sembolleri: Nişantaşılı, beyaz Türk, “Bunlar Bodrum’a giderler...” Hatta Batı’da okumuş, iyi eğitim görmüş olmak da aşağılanma sebebi... Eskiden şalvarlı, poturlu aşağılanırdı, şimdi Fransızca bilen mi aşağılanacak? Kimsenin aşağılanmadığını bir toplum olamıyor muyuz?

AK Parti artık sanki daha fazla Atatürk’e referanslar veriyor. Kemalizm’le ilişkisi söylemsel düzeyde de değişti mi son dönemde?

Aslında AK Parti’de Kemalist anlatı bir süredir vardı. Son dönemde Erdoğan’ın cumhurbaşkanlığı kampanyasına Samsun ve Erzurum’la başlaması, ikinci milli mücadeleden bahsetmesi var. Bir de Başkanlık sistemini savunurken bir Atatürksel model görülüyor. Nasıl Atatürk vardı, altında başvekiller vardı, onları değiştirirdi duruma göre. İsmet Paşa gider, Celal Bayar gelirdi... Biraz böyle bir model öykünmesi ya da arayışı var gibi. Ben AK Parti Kemalizm’e döndü derken, ideolojik içeriğine, katı laikliğe geri döndü demiyorum. Siyaset etme biçimi, dili ve kurmak istediği siyasi sistem anlamında söylüyorum. Eğer Kemalizm, şaşmaz bir lider, asırlardır beklenen kurtarıcıysa ve bu liderin milletin her şeyine, yemesine içmesine de karışması, her şeye dair, “mesela Türk şoförü böyle olmalıdır” diye bir ilke sunmasıysa...

“Türk sporcusu dövmesiz olmalı” gibi mi?

Evet, “Türk genci böyle olmalı...” Kemalizm buysa, kusura bakmasınlar, bunu andıran bir söylem var ortada. Ayrıca Kemalizmle monolitik tek tip millet algısı konusunda da ortaklık var. Kemalistlere göre Türk ulusu çağdaş olmalıydı, çağdaşlık da tayyör giymek, kravat takmak, camiye fazla değil bayramlarda gitmekti. Ulus buydu, Atatürk böyle tanımlamıştı. Bunu anlamayan, dış güçlere bağlıydı. Şimdi de Erdoğan’da monolitik bir millet tanımı ortaya çıkıyor. Bazen “Bütün yaşam biçimlerini koruyacağız” diyor. Bazen de diyorlar ki, “Milletimizin değerlerine aykırı.” “Milletimizin değerleri” dedikleri muhafazakar değerler. Milletin özünün muhafazakarlar olduğu diğerlerinin bir şekilde araya karışmış, düzletilmesi gereken, uzun vadede yola gelebilecek insanlar gibi görüldüğüne dair bir his bende uyanıyor. Bu problemli bir durum. Zaten şu da yanlış. Erdoğan için “milletin adayı” deniyor. Öbürleri Çinlilerin adayı mı? Eskiden asker vardı bir de millet vardı tamam. Ama şimdi siz CHP tabanına, MHP tabanına millet demiyor musunuz?

Gençlik vurgusu otoriterlik alameti

Erdoğan adaylık konuşmasında gençliğe de “Bu davayı geleceğe taşıyacak olan sizsiniz” diyor. Bu gençlik vurgusunu nasıl yorumluyorsunuz?

Ben “Gençliğe bu kadar meraklı olmak pek hayra alamet olmayabilir bir ideoloji için” diye tweet atmıştım. Obama da “gençlerimizin eğitimi için önlerini açacağız” diyor ama Obama gençlerden daha yaratıcı olmalarını bekliyor. Fakat, gençliğe dair bir ideolojik vizyon sunmak, ondan ideolojik bağlılık beklemek farklı bir şey. Ve bu biraz otoriterlik alametidir. Dikkat ederseniz Atatürk’ün gençlik vurgusu çok önemlidir, gençler bıçak gibidir, 19 Mayıs kulelerinden atlarlar zıplarlar. Yükselen nesildirler. Ve o neslin Atatürk’ün ideallerini taşıması istenir. Çünkü önceki kuşaklar sıfırdan yoğrulamazlar. 15 yaşındaki insana ideoloji aşılamak, 50 yaşındaki insana ideoloji aşılamaktan daha kolaydır. Dolayısıyla bütün bu devrimci ideolojilerde bir tarihi sıfırlama “Bizden önceki karanlık devirdi, biz şimdi apaydınlık bir devri açıyoruz” vardır. Bir de “Atatürk gençliği...” Zaten şahısla gençliğin özdeşleşmesi bunun bir alametidir. “Fikri hür vicdanı hür” güzel laf ama bir de Atatürk gençliği olması gerekiyor, O kadar hür olmuyor demek ki! Şimdi de bir “AK Gençlik” var... Erdoğan’ın şahsıyla çok özdeşleşmiş, Erdoğan’a çok hayran olan, onun herhangi bir konuda hata yapmasını tahayyül edemeyecek, “Erdoğan hata yapıyor” diyenlere hain diye bakan, toleranssız bir gençlik yetişiyor. Genci, yaşlısı, her vatandaş önemlidir. Çocuğu ve gençleri formatla-ma, onlara biçim verme sevdası iyi bir alamet değildir.

‘Tek sesli mahalleler...’

Star gazetesinden ayrılışınız nasıl gerçekleşti?

Son bir-bir buçuk yıldır pek çok konuda Star’ın ana editoryal çizgisinden farklı bir görüş ifade ediyordum ve bu farklılaşmanın sonsuza kadar gitmeyeceğini ben de tahmin ediyordum. Genel Yayın Yönetmeni Yusuf Ziya Cömert aradı “Bir çay içelim” dedi. Orada dostça, bana değer verdiklerini fakat gelen tepkiler nedeniyle bir süre ara vermemizin iyi olacağını söyledi.

Tepkiler nereden? Aşağıdan, “yukarı”dan?

Söylemedi. Okur çevresinden bazı tepkiler geldiğini tahmin ediyorum ama başka tepkiler geldiğini de tahmin ediyorum. “Sizin takdiriniz. Sağolun bugüne kadar yazılarımı yayımladığınız için” dedim, dostça ayrıldık. Ben gazete yönetimine kızgın ya da kırgın değilim, hatta beni epey idare ettiklerini düşünüyorum. Çünkü Türk basını giderek kamplara ayrılıyor, siperlere yatıyor. Bu tabii kötü bir şey. Star için de, diğer gazeteler için de. Tek sesin hakim olduğu mahalleler ortaya çıkıyor tekrar.

Gazete yönetimine kırgın değilsiniz. Ama Star’da yazmamanıza neden olanlarla ilgili hissiyatınız ne?

Onlara da kırgın değilim. Fakat şunu söylemek isterim: Tek seslilik kötü bir şeydir. Tek sesliliği zorlayan ya da davet eden tutumlarıyla ne Türkiye için ne kendi siyasi hareketleri için iyi bir şey yapıyorlar. Ben her zaman AK Parti’ye dost oldum, eleştirel olduğumda da dostça eleştirdim. Bunu da duymak istemiyorlarsa artık neyi duyacaklar. Sadece “Harikasın” diyenleri dinlemek istiyorsanız, bu siyasi hareketinizin çok kötü bir yola girmiş olduğu anlamına gelir.

Siz bir yazınız yayımlanmadığı halde Star’da yazmaya devam ettiniz. Neden böyle bir yol seçtiniz?

İyi soru. Ayrılmadan yaklaşık üç ay önce bir yazım yayımlanmadı. Ayrıldıktan sonra internet siteme koydum. “10 yıl önce ne güzeldi, muhafazakarlar belki iktidarda değildi, ama hak hukuk diyorlardı, 10 yıl sonra geldiğimiz şu noktada memnun muyuz bu halden” diye bir yazıydı. Bu yazı yayımlanmadığında düşündüm taşındım. Bir de gazetelerin yazıları hukuki olarak yayınlamama hakkı var. Bunu da göz ardı etmeyerek, “Biraz daha devam edeyim” dedim.

Mücadele biçimi olarak, bunu deşifre etmek yerine uzlaşmayı ve orada sesini duyurabildiğiniz kadar duyurmayı seçtiniz, öyle mi?

Evet “Yazımı yayımlamıyorsanız eyvallah” demek yerine “Başka sefere daha ılımlı ifade edeyim, bu mesaj yine de okurlara gitsin” diye düşündüm. Aynı şeyleri aslında başka bazı yazılarda da söyledim. Fakat o gün o yazı için nedense, “Yayımlayamayız” diye bir cevap almıştım.

“Şu kısmı çıkar” demiyorlar, direkt “yayımlayamayız” diyorlar, öyle mi?

Yayınlanmadığını zaten ertesi gün anlıyorsunuz. Bakıyorsunuz yazı yok. “Hayırdır” diye sorunca “Kusura bakma, son anda editoryal şeyde takıldı, okur tepkisinden çekindik” gibi bir takım gerekçeler öne sürülüyor. Ama o okur tepkisi mi başka bir şeyin tepkisi mi artık... Tahmin size kalmış.

YORUM EKLE