Bir ev arkadaşım var, Fransız. Geçen gün mutfakta beraberiz. Ben kendime yiyecek bir şeyler hazırlıyorum, o ilk defa dinlediği ve kulağına hoş gelen Türkçe şarkıları Youtube’dan açıp bana dinletiyor. İlki “Kaybedenler Kulübü” filminin soundtrack parçaları arasında olan “Sigaramın Dumanı-Bağrı Yanık Dostlara” oluyor. Sevmiş olduğu şarkıya şaşırıyor, benim de çok sevdiğim bir parça olduğu için içli içli eşlik ediyorum. Sonraki parçaysa Sezen Aksu’dan “Her Şeyi Yak”! Az bildiği Türkçesiyle, özellikle “Aşk için ölmeli, aşk o zaman aşk!” kısmını hissede hissede söylüyor. Bir de “Allah’ım Allah’ım!” kısmını… Soruyorum, “Tam o eşlik ettiğin yerde ne diyor, biliyor musun?” “Evet” diyor, “Aşk için ölmeli.” Sonra da üstüne Türk toplumu üstüne harika bir tespit yapıp ekliyor: “Fransa’da aşk şarkıları hiç böyle değildir. Daha eğlenceli, daha umutlu, daha şen şakrak… Sizin şarkılarda hep bir acı çekme durumu var.” Yaptığı tespit beni bir süre soluksuz bırakıyor. Bu kadar doğru bir gözlem olamazdı. Şarkılar bir toplumu ancak bu kadar iyi yansıtabilirdi. Onu kısa bir cevapla geçiştiriyorum ama bu konu bende burada kapanmıyor, üzerine düşünüyorum. 

Sahi biz neden acı çekiyoruz? Aşık olmak bizde neden huzur, mutluluk, neşe gibi duygular değil de; hüzün, acı, kaygı gibi duygular doğuruyor? Neden aşık olduğumuzda mutluluktan havalara uçacakken, kendimize hep bir sorun yaratıp bir yandan kaygıyla uğraşırken bir yandan üzüntüden karalar bağlıyoruz? Neden “sen” ve “ben”den bir “biz” yaratmakta bu kadar zorlanıyor, “biz“i sürdürülebilir kılamıyoruz?

Çünkü nasıl seveceğimizi bilmiyoruz. Sevmek istiyoruz, belki tüm kalbimizle. Ama sevgimizi ifade etmekte, göstermekte zorlanıyoruz. “Erkek adam ağlamaz!” diyerek duygularını bastırarak ve küçümseyerek yetiştirdiğimiz erkek çocuklarının, büyüdüklerinde duygularını nasıl doğru ifade etmelerini bekleyebiliriz ki? Ya da duygularını sahiplenmelerini… Duygularını saklamayı “erkeklik”le özdeşleştiren bir toplumda, duygularından haberdar, onların farkında ve onların sorumluluğunu alan bireyler yetiştirdiğimizi nasıl söyleyebiliriz ki? Sonra ortaya içgüdüleriyle hareket eden ama duygularının farkında olmayan, onları sahiplenmeyen, başkalarının düşüncesine göre hareket eden bireyler çıkıyor. Aşk tamamen duygusal bir şeyken sizce böyle bir bireyin aşk yaşayabilmesi mümkün müdür? Ya da acı çekmeden, çektirtmeden aşk yaşayabilmesi… Ne mümkün!

Bir de toplumumuz, Doğan Cüceloğlu’nun deyimiyle “yetişkin çocuk”lar yetiştirmeye oldukça meyilli. “Bizim kültürümüz çok iyi yetişkin çocuk yetiştiriyor.” diye de bir söylemi var kendisinin. Yetişkin kişi, yaptığı seçimlerden sorumluluk alır. Bu kişi bazen özür diler, bazen yaptığı şeyin doğru olmadığını fark edip dersini alır. Yani davranışının, kendi yaşamının sorumluluğunu alan kişi olarak tanımlıyor yetişkin kişiyi Doğan Bey. “Yetişkin çocuk” ise hayatı ile ilgili kontrol sahibi değildir. Kültür robotudur, herkes gibidir. “Bir tanesiyle tanış, 15 milyonla tanışmış olursun. Birey yok.” diyor Doğan Bey “yetişkin çocuk” için. Bu kişi duygularından korkar, saklar. Özlediği halde “Ben özledim.” diyemez. Sevgisi koşulludur. Çünkü içinde yaşadığı ortamda sevgi koşulludur. O zaman bu kişinin hayatında müthiş bir anlamsızlık ortaya çıkıyor. Yaşamı anlamlı kılmak için, sürekli bir mala mülke ihtiyacı olduğundan dolayı kaybetme korkusu var. Bu da soğuk, küskün, bıkkın, korkak insan yaratıyor. Kendi iç dünyasından gelen mesajlardan korkan bir insan! Size de tanıdık gelmedi mi? Ben çevremde oldukça fazla “yetişkin çocuk”lar görüyorum. Kendi iç dünyasından ve duygularından korkan, kendi hayatının sorumluluğunu alamayan, tüm davranışlarını topluma göre şekillendiren biriyle aşk yaşamak mümkün müdür? Ne mümkün!

Tabii ki bunları Fransız ev arkadaşıma anlatamadım. Anlatmak ne mümkün! Aslında aşk ve aşık olmak öyle kutsal ki benim gözümde, acı çekmeyi değil; neşe, keyif, heyecan gibi daha yüksek duyguları hak ediyor. “Ben” ve “sen”den “biz” yaratabilmeyi, bunun için çaba ve emek harcayabilmeyi, beraber güzel vakit geçirebilmeyi… Ortada acı çekme varsa; ya o ya siz ya henüz büyüyememişsinizdir ya da sevmeyi bilmiyorsunuzdur. Oradan çıkan da aşk olmaz! Aşk daha yüce duyguları hak ediyor çünkü. Ya da oradan çıkan aşk sizi büyütmeye hizmet ediyordur. Aşkla…

Avatar
Adınız
Yorum Gönder
Kalan Karakter:
Yorumunuz onaylanmak üzere yöneticiye iletilmiştir.×
Dikkat: Suç teşkil edecek, içerik ve yorumlardan doğan her türlü mali, hukuki, cezai, idari sorumluluk içeriği gönderen Üye/Üyeler’e aittir.
Avatar
Necdet 2017-10-21 07:53:31

Aşkın kimya olduğuna inananlardanım ben. Gözden başlayıp beyne bağlanan bir kablo, oradaki bir reaksiyonu tetikliyor. Aşk bitince aslında o kimyasal madde yok oluyor. Kahve telvesi gibi hüzün kalıyor orda. Sonra yeniden üretiliyor yeniden telve oluyor. Bu hüzünler birike birike kahveye yer kalmıyor. Aşık olunca otomatik hüzne bağlayanlar bunlar işte. Telveli aşıklar bunlar. İşin telvesi çıkmış. Dikkat et, aşık olunca hüzne bağlayan bir kıza sor, kesin onbeşinci ilişkisidir. :)))